aa ab ac ad ae af ag ah
- Sağlık sektöründe özellikle hemşirelere ve acil tıp teknisyenlerine büyük ihtiyaç olduğunu, bu boşluğu görerek Sağlık Meslek Lisesini hizmete açtığını belirten Seher Başer, ‘Öğrencilerimizin işsizlik diye bir sorunu yok. Çünkü özel sağlık sektörü çok hızlı gelişiyor ve pek çok alanda sağlık elemanlarına ihtiyaç duyuyor. Aynı şekilde kamuya ait sağlık kuruluşlarında da sağlık elemanlarına ihtiyaç duyulmaktadır’ dedi.


Özel Başer Anadolu Sağlık Meslek Lisesi’nin kurucusu Seher Başer’in hayat hikâyesi, genç kızlara örnek teşkil edebilecek bir başarı öyküsü niteliğinde. Gözü ve gönlü tok, insan olmanın erdemini idrak etmiş, mütevazi bir anne babanın evladı olarak Ankara’da dünyaya gelen Seher hanımın kökeni Erzurum’a dayanıyor. Rus istilası sırasında, düşman askerinin açtığı ateş sonucu babaannesinin şehit düşmesinin ardından aile Yozgat’a yerleşiyor. Zor kış şartlarında gerçekleşen göç sırasında 6 kardeşten sadece ikisi hayatta kalabiliyor. ‘Bizim Yozgat’a yerleşmemizin böyle bir acıklı hikâyesi vardır’’ diyen Seher Başer’in iş dünyasındaki yükseliş öyküsü de ilginç hatıralarla doludur. Küçük yaşlarından beri okumaya, öğrenmeğe çok hevesli olduğunu belirten Seher hanım, Kız Meslek Lisesi’ni bitirdikten sonra ailesinin isteği üzerine 18 yaşındayken evlendirilir. Evlendikten 4 ay sonra 42 yaşındaki annesini kalp krizi nedeniyle kaybeder. Annesinin vefatı Seher hanımı çok sarsar. Onun o tarihte bir tek hayali vardır; doktor veya iyi bir sağlıkçı olmak, insanlara yardım elini uzatabilmek.


Aradan geçen süreçte, Seher Başer’in 4 evladı olur. Ailenin ekonomik ihtiyaçlarının artmasıyla birlikte bir büroda daktilograf olarak işe başlayan Seher Başer, sonraki yıllarda basın-yayın-reklam piyasasına girer. Ardından matbaa, dershane yayıncılığı, dershanecilik gibi birbiriyle bağlantılı bir sektörün içinde kendini bulur. Seher Başer’in hayalinde ise eğitim sektöründe yatırım yapmak, insan yetiştirmek, gençlere faydalı olmak düşüncesi vardır. Bu düşüncelerle eğitim alanındaki bazı boşlukları fark ederek bir akşam lisesini hizmete açar. Daha sonra akşam meslek liselerinin kanunen önünün kapanmasıyla birlikte, sağlık sektöründeki kalifiye hemşire ve diğer sağlık çalışanlarına duyulan ihtiyacı göz önünde bulundurarak Özel Sağlık meslek Lisesi kurmaya karar verir. Seher Başer’in hizmete açtığı Özel Başer Anadolu Sağlık Meslek Lisesi, şimdi yüzlerce genci sağlık sektörüne hizmet için yetiştiriyor. Okulun bütün birimlerinde Kaliteli eğitim, disiplin, temizlik ve ciddiyet göze çarpıyor. Seher Başer, Sağlık Meslek Lisesi’ni bitiren gençler için işsizlik sorununun olmadığını, burada okuyan gençlerin daha mezun olmadan iş sahibi olabildiğini belirtiyor. Özel Sağlık Sektörünün son yıllarda büyük gelişme gösterdiğini, hemşire ve acil tıp teknisyenlerine büyükihtiyaç duyulduğunu anlatan Seher Başer, Özel Başer Sağlık Meslek Lisesi’nin önemli bir boşluğu doldurduğunu, hedefinin yeni okullar açmak olduğunu özellikle vurguluyor. Şimdi sözü fazla uzatmadan, eğitim sevdalısı Seher Başer’le yaptığımız söyleşiyle sizleri baş başa bırakalım.


Türksoy’la İpekyolu: Ülkemizde çeşitli alanlarda ve sektörlerde farklı mesleklerde yükselen bayanlar var. Bunlardan biri de sizsiniz. Siz baba, dede desteği ile değil kendi gayretinizle şu anda eğitim sektöründe hizmetler veriyorsunuz. Bir eğitim kurumunun başındasınız. Öncelikle Seher Başer kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz?


Seher Başer: 1959 doğumluyum. Ankara’da doğdum ama nüfus kütüğü olarak Yozgatlıyım. Babaanne tarafım da Erzurum’dan gelme. Erzurum’dan Yozgat’a yerleşmişler. Kurtuluş Savaşı yıllarında babaannem Erzurum’dan göç ediyor. Geldiğinde 7 yaşında bir çocukmuş. Ermeni vahşetini babaannem iliklerine kadar yaşamış birisi. Bizim orada babaanneye ebe denirdi. Sorardık “Ebe nasıl geldiniz?”. Ne zaman sorsam gözleri dolardı. Göçümüzün sebebi şu derdi : “Babam esir edilmişti. Annem, dedem ve babaannemle kaldık. Bir gece kapı çalındı. İçeriye askerler girdi. Asker olabilecek yaşta erkek arıyorlardı. İçeri girdiler kimse yok. Bir tek yaşlı dedem var. Aradılar kimseyi bulamadılar. Gelen askerler Rus askerleriymiş. Dedem anneme dedi ki: “Kızım kapıyı sürgüle.” Askerler de kapıyı sürgülediklerini duyunca birden kapıyı taradılar. Annem de kapının eşiğinde öldü. ”diyor. O gece yola çıkmışlar. “6 kardeştik, en son iki kardeş kaldık. Öleni bırakıyorduk” diyor. Kış şartlarında gelmişler. Yozgat’a yerleşmişler. Babam evleniyor. Babam evlendikten sonra da annemle beraber Ankara’ya geçiyorlar. Ben Ankara’da doğmuşum. Bizim Yozgat’a gelişimizin böyle acıklı bir hikâyesi var.


Türksoy’la İpekyolu: Nasıl bir çocukluk yaşadınız?


Seher Başer: Babam eğitimi olmayan bir Anadolu insanı. Ankara’ya kapıcı olarak geliyor. Orada bulunduğumuz apartmanda üst seviye bürokratların oturduğu bir apartmandı. O dönemde kapıcılara ve kapıcı çocuklarına hor bakılırken o apartmanda bize ailenin bir ferdi gibi bakıldı. O yüzden ben kendimi kapıcı çocuğu olmama rağmen hiç de öyle hissetmedim. Çünkü o evlerde büyüdüm. O dönemde genelde diğer apartmanların çocukları kapıcı diye hitap ediyordu ama bizim apartmanda öyle bir şey yoktu. Çocuklar böyle bir yanılgı içinde oldukları zaman önce babalarından dayak yerlerdi. O kapıcı değil Kamil amcanız derlerdi. Bütün mahallenin çocukları bir araya gelir oynardık. Oyundan sıkıldığımızda ve acıktıklarında direkt annemin yanına gelirlerdi. Annem onlara hep sofra hazırlardı. Bir Anadolu kültürü ile yetiştik. İlkokulu Ankara’da okudum. Okul yıllarımda da öyleydim. Bizim o bölgede kızlar 18 yaşına geldiklerinde evde kalmış sayılırlar. Okulu bitirir bitirmez evlendim. Kız Meslek Lisesi’ni bitirdim. Üniversiteye o dönemde gitmedim. Daha sonra açık öğretimden devam ettim ve bitirdim. Evlendikten 4 ay sonra annemi kaybettim. Annem kalp hastasıydı ve maalesef kalp hastalığı o kadar keşfedilmemişti. O yaşlarda doktor olmayı çok istemiştim. Doktorluğa ve sağlık sektörüne ilgim daha o zamandan vardı. Annem Hacettepe Üniversitesi’nde ameliyat olmuştu. Aydın Aytaç diye bir profesör bölüm başkanıydı. Annem vefat ettiğinde 42 yaşındaydı. Annem de babam da insana değer veren bir felsefeye sahipti. Makam, mevkii, kişi, karakter, köylü, akraba değil. Sadece insan olması önemliydi. Babam hep” Makam mevkii sahibi olmak ayrı, insan olmak ayrı derdi. Adam olmak ile insan olmak birbirinin aynısı değil derdi. Onun için siz insan olun derdi. Biz öyle büyüdük. 3 kardeştik. Annem ölünce babam tekrar evlendi. 3 tane de ondan kardeşlerimiz oldu. Üveylik çekmedik. 2000 yılında da babam vefat etti. Benim de 4 çocuğum oldu. 4 çocuktan sonra çocuklar büyüyünceye kadar iş hayatım olmadı.


Türksoy’la İpekyolu: İş hayatına atılmanız nasıl oldu?


Seher Başer: Eşim devlet memuruydu. Çocuklar küçüktü. Kendimize ait müstakil bir evimiz vardı. Çocukları büyütmek ile meşguldüm. Çocukların 4’ü de büyüyüp okula başlayınca tek maaşla bu işin devam edemeyeceğini zorlanacağımızı gördük. Çocuklar servisle gitmek durumunda kaldı. 3 tanesi imam hatibe başlamıştı. Babam bir meslek sahibi olmamızı çok isterdi. Erken evlenmeme bir taraftan üzüldü. Bir taraftan sevindi. Anne başındayken evlensin düşüncesi ile bir an önce bizi evlendirdi. O arada ortaokulu bitirdiğim yıl, beni daktilo kursuna göndermek istedi. O zaman daktilo çok önemliydi. Çok az insan daktilo biliyordu. O kursta da bir şeyler öğrenirsin, gün gelir lazım olur demişti. Gittim ve 3 aylık kurs döneminde kurs birincisi oldum. Kurs öğretmenim eğer bir dönem daha gelirsen seni yarışmaya göndereyim. Stenografi de öğretirim dedi. Çok fazla aranıyor ama bilen yok dedi. Kız Meslek Lisesi’ne kaydımı yaptırdım. O daktilo bilgim iş hayatına girmeme vesile oldu. 10 parmak iyi yazıyordum. Daktilodaki el becerisi otomobil kullanma gibidir. İş hayatına bir gazeteci arkadaşımın yanında başladım. 1991 milletvekili seçimlerinde adaydı. Bir gazete bürosu vardı. Eşime de çalışacağımı söyledim o da destekledi. Böylelikle iş hayatım başladı. 2 yıl kadar orada çalıştım. Ortaklar birbirinden ayrılınca ben orayı bıraktım. Daha sonra bir matbaada işe başladım. 8 ay da orada çalıştım. 8 ay sonra milletvekili olan arkadaşım tekrar çağırdı. Ortakları gitmiş bir tek o kalmış. 1994 yılıydı. Macintosh bilgisayar o zamanlar kimsede yoktu. Bizim büromuzda 2 tane Macintosh vardı. 15 günde bir gazete çıkıyordu. O gazetenin dizgisi benim bir günümü alıyordu. Ben senin maaşını veririm gerisini hiç düşünmüyorum ne yaparsan yap dedi. Kendi işini kendin kur burayı işlet dedi. Ne yapabilirim diye düşündüm. 2 gün düşündüm ve iki gün sonra karar verdim. Matbaada biraz matbaacılık bilgim olmuştu. Yayıncılık bilgim de vardı. Oradaki bir dizgici arkadaşı aldım. İlk personelim oydu. Daha sona dershaneleri ve yayıncıları gezdim. Ben dizgi yapıyorum dedim. Afiş, katalog ne gibi bir işiniz varsa ben yapayım dedim. Önce biraz tecrübesizlikten dolayı tereddüt ettiler. Sora sora her şeyi öğrendim. Oraya ikinci personeli de aldım. 3 yıl orada devam ettim. Ne yaparsam kendime alıyordum. Maaşları veriyordum.


Türksoy’la İpekyolu: O dönemde para kazanabildiniz mi?


Seher Başer: En güzel paramı o zaman kazandım. Kartvizitler, kartpostallar hazırladım. Kendime ait bilgisayarım olsun evimde diye kendime ait bir bilgisayar aldım. O dönemde bilgisayar çok pahalıydı. O zaman 100 bin liraya almıştım. Bir aylık yaptığım işle o bilgisayarın parasını ödemiştim. Girişimcilik öyle başladı. 95’te büyük kızımın evliliği söz konusu oldu. Evlilik olayı olunca yanında olmam gerekiyor dedim. Patronuma siz bu işe devam edin çocuklarda yetiştiler. Ben artık evime geçeyim dedim ve evime geçtim. 6 ay çocuklarımın yanında kaldım. Bu defa da evde yapmaya başladım. Ama olmadı. Çünkü yaptığınız işi zaman zaman müşteriye sunmanız lazım. Eşime ben bir büro tutayım mı dedim. “Büronun masrafını karşılayabilecek misin? Nasıl olur “ dedi. Karşılarım dedim. Bu arada billboard ve otobüs reklamları yapıyordum. O reklamlardan tanıyan birbirini çağırdı. Yüzde 300 kar bırakan bir işti. Buna rağmen en iyisini yaptım. En iyisini yapınca insanlar sizi tercih ediyorlar. Birisi yapıyor 6 ay bile sürmüyor. 2 yıl otobüsün üzerinde kalan reklamlarım oldu. Böylelikle hem reklam hem de yayıncılık sektörü olmuş oldu. Bu arada aldığım işleri hep matbaalarda bastırdığım için şunu düşündüm. Neden benim bir gün bir matbaam olmasın dedim. Sonra baktım o tuttuğum büro küçük gelmeye başladı. Bir odalı bir yerdi. Bir abimiz vardı Ankara’da bir sokak ileride bir yeri tuttuk. O arada yaptığım işler bana destek veriyordu. Akçağ Yayınları benim bugünlere gelmemin destekçisidir. Onlar dini ve edebiyat kitapları yayınlıyorlardı. O günden sonra bütün kitaplarının dizgisini bana verdiler. Ankara’da Muradiye Kültür Vakfı var. Onların matbaası vardı. İşletememişler. Beni çağırdılar. “ Burayı işletir misin?” dediler. Önce alır mısın dediler ama ben almaya gücüm olmadığını söyledim. O zaman biz işletme müdürü olarak seni alalım dediler. Hocam yapabilirim dedim ve aldım. İşletme müdürü diye başlayacağım. Fakat başladığımın akabinde 28 Şubat süreci hızlı bir şekilde geldi. Biz burayı satacağız dediler. Satmadan önce 6 ay biz seni destekleriz dediler. Personel paranı da veririz. Benim sermayem yok. Bir malzemenin nasıl alınacağını bilmiyorum dedim. Sana altı ay destek veririz dediler. Buna rağmen ben ilk ayda reklamcılık tecrübemle ilk ayda personelin tüm maaşını hazırlamıştım. 3 makine ve 17 personel vardı. Benim anlamadığımı hissedince personel kendine göre bir yol tarif etmiş. İlk ayda personel maaşını çıkarmış olmama rağmen biz o durumda değiliz sen kendi ayaklarının üzerinde duracaksın. Onlar bana gerçekten büyük iyilik ettiler. Hem kendi işlerini verdiler ve sormadılar. 2–3 ay öyle geçti. 3 ay sonra bu süreç başlayınca bana dediler ki biz burayı satacağız. Satacaksınız ama benim alacak gücüm yok dedim. İş karşılığı bana burayı verdiler. Ben de vakfın tüm işlerini yaparak parayı ödedim. Bu arada vakfa ait olan Muradiye Dershaneleri vardı. Dershaneden de işlerini istedim. Yok, veremem dedi. Hocam bana neden vermiyorsunuz dedim. “ Burası kendi matbaamız olmasına rağmen, dershanecilikte şu sistem vardır. İş bir gün bile gecikirse o işin üzerine milyonlarca para da versen o işin hiçbir anlamı kalmaz dedi. Sıkılmadım her gün gittim. O da benden bıktı ve işi verdi. Ben o işi çok daha evvel verdim ve o günden sonra tüm işini bana verdi. Gece ekibini çağırdım ve o işleri yaptım. Sabah saat 6’da dershanenin önüne bırakıyoruz. O arada bizim bu çalışmalarımızla kurdukları Tercih Dergisi vardı. Onlar hazırlık mutfağını bizde matbaa boyutunu yapıyorduk. Belli bir süreçten sonra bu dergiyi sen al dediler. 17 kişilik ekibi ben o zaman 10 kişiye düşürmüştüm. Öğrendikten sonra bir eleman bir günde nasıl iş çıkarır onu görüyorsun ve öğreniyorsun. Hocam ben yayıncılığı bilmiyorum matbaacılıkta da bir bedel ödedim. Tekrar bedel ödemek istemiyorum. Biz sana destek veririz dedi. Siz mutfağını hazırlarsanız ben yayın boyutunu hazırlarım. Tüm Türkiye’ye yayınlanmasını temin ederim dedi. Sonra ortak bir abimizi daha yanımıza aldık. Bu defa da yayıncılığa başladık. Dergi de çok kaliteli bir dergiydi. Bu işin İstanbul ayağını oluşturalım, geldik ve İstanbul’da bu derginin satış ofisini açtık. Birkaç öğretmen arkadaşla ortaklık kurarak bu defa da dershaneyi açtık. Bakırköy’de dershaneyi açtık. O tarihte dershanecilik furyası olması kiraları da yükseltmişti. Eğitim ile işletme birbirinden ayrı bir şey.


Türksoy’la İpekyolu: Dershane girişimi sonra da devam etti mi?


Seher Başer: Bakırköy’de 2 tane açmıştım. O ara aynı anda Beylikdüzü’ne de bir şube açtık. Sermayesini verdiğim halde 1,5 yıl İstanbul’a hiç gelmedim. Öğretmen arkadaşlara siz bu işin başında olun dedim. Matbaaya da devam ediyordum. Gelme şansım yoktu. Onlar da istediğim gibi bu işi yapamadılar. Abla mutlaka gelmelisin diye haber gönderiyorlardı. Biz bu işi götüremiyoruz açık var dediler. Sonra diğer ortağımla ayrıldık. Dergiyi ona bıraktım. İstanbul’daki hissesini de bana bırakarak ben dershaneciliğe geldim. Buradaki arkadaşlara yüzde 50 benim yüzde 50’de sizsiniz dedim. Hesapları getirin dedim. Bir hafta 10 gün oldu hesaplar gelmedi. Çünkü hiç hesap tutmamışlar. Bir ara bakkal hesabı gibi hesaplar geldi. Oturdum ve baktım eksik çıktı. Bu arkadaşların kesinlikle yanlış yaptığını düşünmüyorum. Başarısızlık şuradandı. Eğitimci oldukları için kaliteli eğitim yapma adı altında bir kişinin yapacağı işe 5 kişi aldılar. 5 kişiye ödedikleri parayı da bir kişiye ödediler. Sıkıntı buradan kaynaklandı. Çok ciddi açıklar vardı. 2003’ün sonunda geldiğimde 425 milyon Ankara’dan sermaye aktarmışım ve kurumun cirosu da 1 trilyon 200 milyar. Buna rağmen açık 970 milyar. Hiç unutmuyorum. Hafızamda bu rakamlar fazlasıyla kaldı. Bir hafta düşündüm ve o bir haftalık düşünme sürecinde arkadaşlar bakın ben işletmeciyim, siz eğitimcisiniz, ben sınıfa girip ders anlatamam dedim. Sizden şunu beklerim eğer beraberliğimiz devam edecekse, siz eğitiminize karışın ben işletmeye karışayım. Ben bu 970 milyarlık açığı kapatırım dedim. Önce biraz durdular ve bize biraz zaman verin dediler. Bir hafta sonra geldiler ve abla bu işin ruhu öldü dediler. Onun niye olduğunu söyleyeyim. Öğretmen olmayan bir kadının bizim başımızda olması gururumuza dokunuyor, biz bu işi seninle yapamayacağız dediler. Bize Beylikdüzü’nü ver biz orada olalım dediler. Oraya ortak aldığınızda bana yaptığınız şeyleri yaparsanız o zamanda batarsınız ve bu sektörde adınız olmaz. Hiç tereddüt etmedim ve arkadaşlarımızla ayrıldık. Bizdeki başarılı olan öğretmen kadrosunu oraya çekmeye çalıştılar. Böyle sıkıntılı bir süreçten geçtik ve bende kadronun hepsini topladım. Sizin maaşlarınızda bir sıkıntı olmaz ödenir. Onlar da beni tercih ettiler. Ankara’ya geçtim. İşyerimi ve birkaç şeyi satıp tamamen İstanbul’a geldim. Ben hayatımda yaptığım her işe bilmeden girdim. Öğreninceye kadar da epey bir bedel ödedim. Dershaneciliğin krize girdiği 2005- 2006 yılında tüm dershane sektöründe büyük bir kriz yaşandı. Bu krizden biz de etkilendik. Benim endişem öğrenci bulamamakla ilgili değildi. Gayri resmi cirom 1 trilyonun altına inmedi. Ama geçmişten gelen açığı kapatmakta zorlandım. O krizde olunca ben dershaneyi de bıraktım. Kiram çok yüksekti. 17 bin liraya tuttuğumuz binanın kirası 24 bin liraya çıkmıştı. Daha da devam etme şansım yoktu. Arkada küçük bir binamız vardı. O binada da akşam lisesi oldu. Dershanecilikte bir de şu var, her yıl öğrenciyi siz başarınızla bulmak zorundasınız. İstanbul’a da yabancıydım. 2004’te geldim ve 4 yıllık süreçte dershaneciliği öğrendim ama bu sefer de dershanecilik krize girdi. Krize girdiği için de dershanecilikte devam etmek istemedim. Akşam lisesine çevirdim. Akşam lisesine çevirmemin de bir tek sebebi vardı. 2007 yılında katsayı adaletsizliğinden dolayı İmam Hatip öğrencilerinin hiçbirisi üniversiteye gidemiyordu. Bizim bu dershanecilikte gezdiğimiz okullardaki duyumlarla akşam lisesi açalım dedim. Benim kızım da aynı durumdaydı. İmam Hatip 4 seneydi. 4. senede sadece mesleki dersleri gördükleri için İlahiyata gitmek istemiyordu. Öğretmen olmak istiyordu. Açıköğretime gideyim 4. sınıfı oradan okuyayım ve üniversiteye oradan gireyim demişti. O zaman benim de matbaa devam ediyordu. Böyle bir ara formül bulmuştuk. Ben de biz bunu İmam Hatip öğrencilerine neden yapmıyoruz dedim. Açıköğretim yerine Akşam Lisesine gelsinler. Dershanecilikte bu fazlasıyla vardı. Son sınıf öğrencilerinin devam sıkıntısı vardı. Ama şu an 45 güne çıkardılar. Böylelikle katsayı adaletsizliğini de aşmış olacaklardı. İmam hatip öğrencileri de üniversiteye gidecekti. Bu çocuklara imkân sağlanacaktı. Lise 1 döneminde ergenlik döneminde oldukları için haylazlıklarından dolayı iki yıl üst üste kalırsa sistemin dışına itiliyor. Okuldan atılan bu öğrencide Açıköğretime gidiyor. Biz bu çocukları akşam lisesinde rehabilite ederek eğitim hayatına kazandırıyorduk. Talep çok fazlaydı. 130 kişi kapasitemiz vardı ve her yıl doluyordu. Akşam Lisesi yönetmeliğinde şu vardı. “Akşam Liseleri mesai saati bitiminden sonra başlar. Ancak gerektiğinde mesai saati içinde ve Cumartesi- Pazar da ders görülebilir.” İfadesini görünce daha ilk yıl ilçeye bir yazı yazdım. Kapkaç ve terör yüzünden yaşı küçük ve kız öğrencilerimiz okullara gelip giderken sıkıntı yaşıyorlar. Ben bunların bazı bölümlerini mesai saati öncesine alıyorum dedim. 2’li eğitime geçtim. Özel sektörde normalde ikili eğitim yok. Ben bu öğrencilerime gündüz öğreteceğim dedim. Çalışan öğrenci grubu var. Onlar da akşam öğrenecek. İlçeye de onaylattım. İkili öğretimi 3 yıl Bakırköy’de yaptım. 130 öğrenciyle oranın masrafını karşılamam mümkün değildi. Ancak ikili eğitim yaparsak elde ettiğimiz gelirle ayakta kalabilirdik.


Türksoy’la İpekyolu: Şu anda Başer Eğitim Kurumları olarak Seher Başer olarak neler yapıyorsunuz? Faaliyetlerini biraz anlatır mısınız?


Seher Başer: Kolay diploma veriyorsunuz diye bir süre sonra Akşam Liselerinin önü kapandı. Bu çocuklar bizim çocuklarımızdı. Bu çocukların rehabilite edilmesi gerekiyordu. Ben onların dışlanmasını önledim. Biz onları değerlendirmesek onlar tinerci, kapkaççı olabilirdi. Resmi kayıtlara göre lise diploması olmayan 3,5 milyon kişi var. Benim idealim sağlıkçı olmaktı. Olmadı. Sağlık Meslek Lisesi fikri de buradan çıktı. İmam Hatiplerin önünü kapatacağız diye meslek liselerinin önü tamamen kapanmıştı. Türkiye’de işsizlik de had safhada, aynı zamanda kalifiye eleman sıkıntısı da had safhada. Kalifiye elaman yok. Biz bunları yaşayarak öğreniyoruz. Hastanelerle görüşüyoruz. Onlarla görüşmemiz akabinde mezun verdiniz mi hemen alalım diyorlar. Bir ihtiyaç var. Biz eleman açığını kapatmak için lise mezunu gençlere bir iş yaptırmıyoruz ama önlüğünü giydiriyoruz en azından getir götür yaptırıyoruz diyorlar. Bu kadar yoğun bir açık var.


Türksoy’la İpekyolu: Sağlık Meslek Lisesini ne zaman kurdunuz?


Seher Başer: Sağlık Meslek Lisesini geçen sene kurdum. Çünkü hemşirelik bölümünü kapatmışlardı. Artık Sağlık Meslek Lisesi’nden hemşire alımlarını durdurdukları için Bakanlar Kurulu kararıyla kapatmışlardı. Bu açıktan dolayı 5 yıl daha uzatılınca talep hemşirelik üzerine yoğunlaştığı için Akşam Lisesi bölümümüzü Sağlık Meslek Lisesine çevirdik.


Türksoy’la İpekyolu: Öğrencilerin ilgisinden ve talebinden memnun musunuz?


Seher Başer: Öğrencilerin ilgisi çok fazla. Yaptığım işten memnunum. İşin ekonomik boyutundan ziyade insan yetiştiriyorsunuz. Lise 1’de ergenlik dönemi yaşayan bu çocukların hayata hazırlanmasına vesile oluyorsunuz. Hayatı öğrenmesini ve insanları sevmesine vesile oluyorsunuz. Çocuklara söylediğim şey önce kendinizi sevin. Ben hemşire olmak istiyorum deyin ondan sonra okulu ve hemşireliği sevin. Sevmeden hiçbir şey yapamazsınız. Öğrencilere ilk başta sevgiyi aşılıyorum.


Türksoy’la İpekyolu: Buraya başlayan ya da bitiren öğrencilere neler vaat ediyorsunuz?


Seher Başer: Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı üzere 50 bin hemşire açığımız var. Bu resmi devlet hastanelerindeki açık. Sağlık sektörü eğitim sektörü ile beraber hızla özelleşiyor. Hızlı nüfus artışı ile beraber gerek devlet sektöründe gerekse özel sektörde hastane hızlı bir şekilde çoğalıyor. Hastanenin çoğalması kalifiye elemanın da daha da artması demek. Her artışta ihtiyaç daha da fazlalaşacak. Onun için bizde bu ihtiyacı karşılamak amaçlı bu okulları açmaya devam edeceğiz.


Türksoy’la İpekyolu: Öğrenciler burada okurken bir yandan da yaz döneminde staj yapma imkânı bulabilecek mi?


Seher Başer: 3. sınıftan itibaren staj imkânı bulacaklar. Mezunlarımız acil tıp teknisyeni ve hemşire olarak mezun oluyorlar. Her iki grubun da liseyi bitirdikten sonra rahat iş bulabilecekleri bir meslek grubu olduğu için kız çocukları da erkek çocukları da ilgiyle geldikleri bölümlerden oluyor. Özellikle acil tıp teknisyenliği bölümü şu anda revaçta. 112 Hızır Acil servislerinde çalışabilecekleri, acil müdahale yapabilecekleri bir bölüm. Devletimizin de bu konuda ciddi atılımları var. Eskiden saatlerce ambulans beklerdiniz. Şimdi en kısa mesafede 5 dakika geçmeden bu hizmetler devam ediyor. Bu hizmetleri verebilmek için de yetişmiş kalifiye elemana ihtiyaç oluyor.


Türksoy’la İpekyolu: Şu anda kapasiteniz ne kadar?


Seher Başer: Okulumuzun kapasitesi 600 civarında ama geçmiş dönemde akşam lisesi olduğu için bu dönem akşam lisesi de bitiyor. Artık ikili eğitim olmayacak. Haftada 45 saat eğitim var.


Türksoy’la İpekyolu: Sağlık sektörü gerçekten çok hızlı yaygınlaşıyor. Siz yeni sağlık meslek liseleri açmayı düşünüyor musunuz?


Seher Başer: Düşünüyorum. Hızla yaygınlaşmak istiyorum. İstanbul’da yeni şubeler açmayı hedefliyorum. Herkesin kendi bölgesinde çalışmasından yanayım. Anadolu’daki insan da kendi bölgesine hizmet etsin. Bölgesel hizmet olursa daha verimli olur diye düşünüyorum. Başında olmadığınız hiçbir iş sizin işiniz değil. Bu okulu bitiren bir gencin işsiz kalması söz konusu bile değil. Okula girdiği zaman altın bileziğini almış oluyor. Sanatkâr olarak yetişiyorlar. Zenginliğiniz malınız bitebilir. Bir mesleğiniz varsa hayatta asla aç kalmazsınız.


Türksoy’la İpekyolu: Burayı bitiren öğrenciler özel sağlık kuruluşları dışında devlet ve kamu kurumlarında da çalışabilirler mi?


Seher Başer: Tabi ki çalışabilirler. Devlet KPSS sınavı ile alıyor. KPSS’ de de bence yanlış bir uygulama yapılıyor. 70 baraj puanını esas alıyor. Örneğin, sağlık sektörüne bir eleman alacağınız zaman onun mesleki kariyerine bakmaları gerekir. Sadece sınavda aldığı puanla siz eleman seçerseniz, yeterli olmazsınız diye düşünüyorum. Bu benim kendi düşüncem.


Türksoy’la İpekyolu: Yabancı öğrenci kontenjanınız da var mı?


Seher Başer: Yabancı öğrenci kontenjanına henüz girmedik ama Türkiye’de yabancı öğrenciler oldukça yaygın ve Türkçe biliyorlar. Bunun da önünü açmak için gerekli çalışmaları yapıyoruz. Bu tür talepler olduğu zaman Türkiye Cumhuriyeti yasalarının elverdiği ölçülerde o öğrencileri de kabul edeceğiz. Yasalar hangi konumda öğrenci kabul ediyor ise biz de o statüde öğrenci alacağız. Biz şu anda bölgesel öğrenciye hitap ettiğimiz için o bölgedeki öğrencileri alıyoruz.


Türksoy’la İpekyolu: Müracaatlarda bir yaş standardı arıyor musunuz? Öğretmenleri nasıl belirliyorsunuz?


Seher Başer: Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği yaş sınırında öğrenci alıyoruz. E- okul sisteminin kabul ettiği yaş sınırında öğrenci kabul ediyoruz. Öğretmenleri belirlerken de Milli Eğitim Statüsünde öğretmen olarak atanabilecek vasıfta öğretmenleri atayabiliyoruz ancak. Meslek derslerini verebilecek statüde öğretmenleri de belirlemiştir, diğer kültür derslerini de verebilecek statüde öğretmenleri de devlet belirliyor. Şu anda 36 civarında öğretmen kadromuz var. 230 tane de öğrencimiz var. Kayıtlar devam ediyor. 600’e çıktığı zaman öğretmen kadromuz biraz daha fazlalaşacak.


Türksoy’la İpekyolu: Burayı tercih eden öğrencilerin ekonomik durumları nedir?


Seher Başer: Özellikle meslek okullarını tercih eden öğrenci profili alt ve orta gelir düzeyindeki öğrenciler grubu. Bir an önce liseyi bitireyim ve aile bütçeme katkıda bulanayım düşüncesiyle okuyorlar. Türkiye’de bir algılama var. Meslek Lisesi’ne başarısız olan öğrenci gider mantığı var. Hâlbuki ben Meslek Lisesi çıkışlı olduğum için çok iyi biliyorum ve bunu iliklerime kadar yaşadım. Diğer liselerde olan kültür derslerinin tamamını da görüyoruz. Hem aynı dersleri görüyorsunuz hem de artı olarak mesleki dersleri görüyorsunuz. Bu durumda nasıl başarısız bir öğrenci meslek lisesine gider. Maalesef Türk insanına yanlış bir olgu yerleşmiş. Biz henüz sınavla öğrenci almıyoruz ama devletin bazı Meslek Liselerine çok yüksek puanla öğrenci kabul ediliyor. Ben Merkezi Sınav Sistemi’ne karşı olan bir insanım. Bir insanın bir günlük sınavla başarısı tespit edilemez. Bir öğrencinin sınavdaki başarısı tümüyle başarılı olarak sayılamaz. Amacımız sistemi sorgulamak veya yargılamak değil ama sistemin eksiklikleri.


Türksoy’la İpekyolu: Sağlık Meslek Liseleri’nin yaygınlık durumu nedir?


Seher Başer: Milli Eğitim Bakanlığı Sağlık Meslek Liseleri’ne bundan 3 yıl önce izin verdi. İlk yıl 1 tane lise açıldı. O zaman seni Sağlık Meslek Lisesi olarak görmek istiyoruz dediler. Sağlık sektörü bilmediğim bir alandı, hem de Sağlık Meslek Liselerinin olmadığı bir alanda risk olur onu kaldıramayabilirim dedim. İkinci yıl 4 tane açıldı. Geçen yıl benimle beraber 14 tane açıldı. Şu anda 24 tane olduk. 2013–2014 eğitim yılında kaç tane daha açılacak onu bilemiyorum.


Türksoy’la İpekyolu: Sizin bu şekilde sıfırdan başlayıp zorluklarla bu noktaya gelmeniz eminim kolay olmamıştır. Hedefiniz sadece burası ile sınırlı olmaz. Gelecekte bir üniversite kurma hedefiniz var mı?


Seher Başer: Emekliliğe de sıcak bakan biri değilim. Bir insanın son nefesine kadar çalışması gerektiğini düşünüyorum. Hedefimde insanın olduğu en uç noktaya kadar gidebilmek var. Meslek Yüksekokulu veya bir üniversite olabilir. Öğrencilerimi başka yere göndermeden bir hastane olabilir.


Türksoy’la İpekyolu: Türkiye’de bayan yönetici olmak avantaj mı, dezavantaj mıdır?


Seher Başer: Yerine göre avantajlı ve dezavantajlı olduğu yerler var. Dünyayı erkekler yönetir. Erkekleri kadınlar yönetir. Kadınları da çocukları yönetir. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü dünyayı erkekler yönetiyor ama hiçbir erkek bir kadının meşru olan bir isteğine hayır diyemez. Türkiye’de kadınların ezildiğine inanmıyorum. Çünkü kadın bir anadır. Eğitimde önce bir kadını eğiteceksiniz. Kadın her yerde olmalı. Bir kadın çocuklarına dadı, evinde hizmetçi, kocasının sevgilisi, sokağının da hanımefendisi olmalı. Ben buna sonunda kadar inanan birisiyim.


Türksoy’la İpekyolu: Sizce erkeklerin kadına bakış nasıl olmalı?


Seher Başer: Bazı pencereden baktığınızda kadın hizmetçi. Kadını birey olarak görmüyorlar. Kadın bir bireydir. Allah kadınla erkeği birbirine eş yaratmış. Kadınla erkek eşit haklara sahiptir ama eşit değildir. Maalesef bir grup, kadına baskıcı bir rejim uyguluyor. Bir grup da sözde kadını özgürleştirelim derken maddenin kölesi haline getiriyor. Kadın İslam’daki yerini bilse hiç bağırmaz. Kadının kendi yerini öğrenmesine imkân ve fırsat vermiyorlar. Eğer verirlerse kendi hâkimiyetlerinin biteceği endişesi taşıyorlar. Onu erkek eş olarak kabul etse bu iş bitecek. Erkek onu öyle görmüyor.


Türksoy’la İpekyolu: Hz. Hatice validemiz bu konuda örnek teşkil edebilir mi? O birçok yönden farklı bir insandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?


Seher Başer: Bana göre Hz. Hatice annemiz, Müslüman kadına en önemli bir rolmodel olabilir. Çünkü Hz. Hatice, hem bir kadındır, hem tüccardır, Peygamber efendimizin hayat yoldaşı ama aynı zamanda fikirlerini paylaştığı dava arkadaşıdır. Elbette ki bizim için çok önemli bir örnektir. Bence her Müslüman kadın Hz. Hatice’nin hayatını mutlaka öğrenmelidir.


Türksoy’la İpekyolu: Siz bir yönetici olarak çalıştıracağınız personeli alırken nelere dikkat ediyorsunuz?


Seher Başer: Ben çalıştıracağım insanda önce güvenilirlik sonra sadakat arıyorum. Mesleki bilgi 3. sırada geliyor. Güvenmediğin insan sana sadık da olmaz. Güvenmediğiniz bir insandan sadakat bekleyemezsiniz. Sadakat beklemediğiniz bir insanla da beraber çalışamazsınız.


Türksoy’la İpekyolu: Kendinizi nasıl bir yönetici olarak tanımlıyorsunuz?


Seher Başer: İşletme yönetiminde beni herkes farklı kategorilere koyar. Dış görüntüm itibariyle ilk baktıklarında sert, otoriter ve zor bir kadın gibi görürler. Tanıdıkça güvenilir ve bir anne modeli gibi alır. Bu defa da sevgi ve muhabbet olunca işinde savsaklamalar başlar. Benlik ön plana çıkar. Mükâfatlandırmayı da çok fazla yaparım.


Türksoy’la İpekyolu: Siz aynı zamanda dışarıdan üniversiteyi de bitirdiniz. Hangi bölümü bitirdiniz?


Seher Başer: Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümünü bitirdim.


Türksoy’la İpekyolu: Kendinize zaman ayırabiliyor musunuz? Kitap okuyabiliyor musunuz?


Seher Başer: Matbaaya başladığımdan beri kitap okuyamıyorum. Matbaaya başlamadan önce eşim devlet memuruydu ve 4 tane de çocuk büyütüyordum. O dönemde bile günlük mutfak harcamalarımdan artırıp ayda 3 tane dergi alırdım. Sızıntı, Mektup ve Kadın Aile Dergisi. Bu 3 dergiye aboneydim. Eve de 2 tane gazete gelirdi. Ne zaman matbaaya ve yayıncılığa başladım. Kitap okuyamadım.


Türksoy’la İpekyolu: İletişim araçlarının yaygınlaşması kültürel bir yozlaşma doğurdu mu? Buna katılıyor musunuz?


Seher Başer: Ahlak dejenerasyonuna uğruyoruz. Aile yapımız bozuluyor. Eğitim yapımız bozuluyor. Okul dizileri adı altında diziler çekiliyor. Gayri ahlaki sahnelerle karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar tamamen gençliği yozlaştırıyor.


Türksoy’la İpekyolu: Muhteşem Yüzyılı seyrettiğiniz zaman neler hissediyorsunuz?


Seher Başer: Muhteşem Yüzyıl’ı izleyenlerde şöyle bir düşünce oluşabilir: Oradaki padişahlar sanki hiç sefere gitmemişler. Her gün haremde kalmışlar gibi gösteriliyor. Sarayın sadece harem boyutunun ele alındığı bir film yapıldığı vurgusu yapılmaya çalışılıyor ama halk bunu böyle anlamıyor. Halk sanki o günün tarihinde padişahlar böyle yaşamış zannediyor. Kostüm noktasında da çok ciddi sıkıntılar var. O günün tarihinde kostümler o şekilde değildi.


Türksoy’la İpekyolu: Tarihimizi ve kültürümüzü derinden etkileyen liderler oldu. Sizi en çok etkileyen liderler kimler?


Seher Başer: Rahmetli Özal’ı çok beğenir ve kendisine değer verirdim. Rahmetli Erbakan Hoca’ya da çok değer verirdim. Benim milletvekili aday adaylığım söz konusu olmuştu. Ben bir rüya görmüştüm. Özal’ı rüyamda görmüştüm. Vefatından kısa bir süre önceydi. Havaalanında beni çağırtıyor. Beni Azerbaycan’a götürecekmiş. Ben ne yapacağım diyorum. Gitmek istemiyorum ve saklanıyorum. Labirent gibi bir yere girdim. Onlar arıyor ben kaçıyorum en sonunda beni buluyorlar. Neden kaçıyorsun dedi. Beni bulanlardan biri de “Sen nereye gidersen, Cumhurbaşkanı seni bulur” diyor. Beni alıp Bakü’ye götürdü. Çok geniş bir arazi ve yemyeşil. Çeşme başında oturuyordum. En son gördüğüm rüyada da Demirel beni çağırıyor. En sonunda da gideyim diyorum. Köşkün bahçesine gidip kapısını çalıyorum. Çıkıyor. “Ben seni defalarca çağırdım, gelmedin.” diyor. Bana öyle bir sıkı sarıldı ki “Sana ihtiyacım var, senin gelmen lazımdı” dedi. Bana bir telefon numarası verdi. “Dünyanın neresinde olursan ol bana ulaşırsın” dedi. O numarayı uyandığımda 3–4 defa tekrarladım. Sabah uyandığımda da sadece baştaki numarası aklımda kalmıştı. Aradan yıllar geçti. Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne doktoruyla birlikte geldiğinde Demirel’i gördüm. Sayın Cumhurbaşkanım böyle bir durum olmuştu dedim. Peki, neden gelmedin dedi. “Geldiğimde size ulaşmam mümkün olmayacağı için gelmedim” dedim. Doktoru da numarasını verdi. “Bir durum olursa ara ben sizi Cumhurbaşkanıyla görüştürürüm ”dedi. Devlet adamlarını rüyada görmek hayra delalettir derler. Başbakanımızı da iki defa gördüm. Özal’ı ve Demirel’i de 3’er defa gördüm.


Türksoy’la İpekyolu: Siz gençliğinizden beri siyasetle de sosyal olaylarla da yakinen alakadar olmuşsunuz.


Seher Başer: Aynı zamanda ben Türkiye’de ilk cami yaptırma dernek başkanıydım. Ankara Dikmen’de bir camide çocuklara Kuran öğretmek üzere bu işin içine girmiştik. Diyanet İşleri Başkanlığıyla da öyle bir maceram oldu. 2 yıl orada görev aldım.


Türksoy’la İpekyolu: Manevi eğitim alırken kimlerden etkilendiniz?


Seher Başer: Ankara Hacıbayram’da Hacı Esat Özdayan. Kendisi Erzincanlıydı. Birisi Erzincanlıyım deyince yüreğimin yağı erir. Onu tanıdığımda 95 yaşlarındaydı. 104 yaşında vefat etti. 20 yaşında onu tanıdım. Onun tarikat şeyhi veya herhangi birisi olduğunu düşünmeden bakıma ihtiyacı var düşüncesi ile ona hizmet ettim. Demek ki oradan bir dua almışız ki şunu derdi. “Benim hocam atla adamdan anla diye bana dua etti. Bende sana dua edeyim adamdan anla ”derdi. Onun o duasıyla insanlarla 1 saat konuşunca nasıl birisi olduğunu hissediyorsun. Dershanecilik yaptığımda o arkadaşlarım düşünceleri itibariyle müspet insanlardı. “Sen başörtülüsün, burası da Bakırköy kozmopolit bir yer. Seni burada görmesinler.” Neden diye sorduğumda “Sen başörtülüsün bizim profilimizi etkiler”. Bu benim çok zoruma gitmişti. Hiçbir zaman başörtülü olduğumdan dolayı hiçbir saldırıya ve söze maruz kalmamıştım. Dershanecilik yaptığım dönemde insana değer verdiğim için rehber öğretmenim bir Ermeniydi. O kız benim 4 ay rehber öğretmenliğimi yaptı. Düğününe müdürümüzü çağırdı ama bana galiba utandığı için davetiye veremedi. Çünkü düğünü kilisede olacaktı. Ama ben kiliseye o kızın düğününe gittim. Velilerimizden birisi de Bakırköy’deki bir kilisenin papazıydı. Ara ara gelirdi. “Sizinle sohbet etmek hoşuma gidiyor” derdi. Dedim ki “Aramızda bir fark yok. Aynı şeyleri düşünüyor ve konuşuyoruz. Sizde La İlahe İllallah diyorsunuz değil mi?” dedim. “Evet” dedi. Hz. İsa’yı da seviyoruz, tanıyoruz ve iman ediyoruz. Siz de La İlahe İllallah Muhammed en Resulullah deseniz aramızda hiçbir fark kalmayacak” dedim. “O çok zor. Nefsimize ağır geliyor” dedi. Biz her şeyimize bağlı insanlarız.


Türksoy’la İpekyolu: Bir dönem çok siyasi şeyler ve kardeş kavgaları yaşandı. Türkiye’de bir normalleşme süreci yaşanıyor. Türkiye şu anda sağcısı, solcusu, açığı ve kapalısıyla herkes bir normalleşmeye doğru gidiyor. Siz Türkiye’nin son 10 yılını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Seher Başer: İnşallah Türkiye en yakın ve kısa zamanda normalleşir ve çatışmalardan uzaklaşır. Çünkü bin yıldan fazladır her kesimiyle iç içe olmuşuz ve kardeşçe yaşamışız. Bu millet maddeyle ve teknolojiyle çok geç tanıştı. Onun bir hazmı vardır. Henüz hazmedemedi. Muhafazakâr kesim dediğiniz kesim parayla, makamla ve kadınla geç tanıştı. Bunları hazmetmesi lazım. İnsanlar bunları hazmettiklerinde zannediyorum ki her şey normalleşir. Bu coğrafyada yaşayan insan çok farklı bir kültüre sahip. Kendi canımızdan önce karşımızdakini düşünüyoruz. Biz böyle bir ümmetiz.


Türksoy’la İpekyolu: Gelecekte vakıf kurma gibi bir hedefiniz var mı?


Seher Başer: Vakıf düşüncem hep var. Ben insanların mallarını ve kendilerini vakfetmesi düşüncesindeyim. Senin olmayan bir şeyi bu insanların yararına kullanacaksın.


Türksoy’la İpekyolu: Okuyucularımıza ve başarılı olmak isteyen bayanlara bir mesajınız var mı?


Seher Başer: Birlik ve beraberlik içinde ve huzur içinde yaşayalım. Huzurun olduğu yerde zenginlik olur. Bir insanın huzuru kaçtığında zenginliğinin de bir anlamı kalmaz. Huzur kaçtığı anda huzur da para da her şey gider. Kadınlar önce kadın olsunlar. Biz kadınız anayız desinler. Önce ben olacaksın ondan sonra biz olacağız. Her şey verdikçe çoğalır. Her yatırım da yeni bir üretim demektir. Dürüstlük ilkesinden yola çıkarak yollarına devam etsinler.

Hemşirelik
Acil Tıp Teknisyenliği(ATT)
Sağlık Bakım Teknisyenliği
Başer'den Haberler
Sağlık sektöründe özellikle hemşirelere ve acil tıp teknisyenlerine büyük ihtiyaç olduğunu, bu boşluğu görerek Sağlık Meslek Lisesini hizmete açtığını belirten Seher Başer, ‘Öğrencilerimizin işsizlik diye bir sorunu yok. Çünkü özel sağlık sektörü çok hızlı gelişiyor ve pek çok alanda sağlık elemanlarına ihtiyaç duyuyor. Aynı şekilde kamuya ait sağlık kuruluşlarında da sağlık elemanlarına ihtiyaç duyulmaktadır’ dedi.


Özel Başer Anadolu Sağlık Meslek Lisesi’nin kurucusu Seher Başer’in hayat hikâyesi, genç kızlara örnek teşkil edebilecek bir başarı öyküsü niteliğinde. Gözü ve gönlü tok, insan olmanın erdemini idrak etmiş, mütevazi bir anne babanın evladı olarak Ankara’da dünyaya gelen Seher hanımın kökeni Erzurum’a dayanıyor. Rus istilası sırasında, düşman askerinin açtığı ateş sonucu babaannesinin şehit düşmesinin ardından aile Yozgat’a yerleşiyor. Zor kış şartlarında gerçekleşen göç sırasında 6 kardeşten sadece ikisi hayatta kalabiliyor. ‘Bizim Yozgat’a yerleşmemizin böyle bir acıklı hikâyesi vardır’’ diyen Seher Başer’in iş dünyasındaki yükseliş öyküsü de ilginç hatıralarla doludur. Küçük yaşlarından beri okumaya, öğrenmeğe çok hevesli olduğunu belirten Seher hanım, Kız Meslek Lisesi’ni bitirdikten sonra ailesinin isteği üzerine 18 yaşındayken evlendirilir. Evlendikten 4 ay sonra 42 yaşındaki annesini kalp krizi nedeniyle kaybeder. Annesinin vefatı Seher hanımı çok sarsar. Onun o tarihte bir tek hayali vardır; doktor veya iyi bir sağlıkçı olmak, insanlara yardım elini uzatabilmek.


Aradan geçen süreçte, Seher Başer’in 4 evladı olur. Ailenin ekonomik ihtiyaçlarının artmasıyla birlikte bir büroda daktilograf olarak işe başlayan Seher Başer, sonraki yıllarda basın-yayın-reklam piyasasına girer. Ardından matbaa, dershane yayıncılığı, dershanecilik gibi birbiriyle bağlantılı bir sektörün içinde kendini bulur. Seher Başer’in hayalinde ise eğitim sektöründe yatırım yapmak, insan yetiştirmek, gençlere faydalı olmak düşüncesi vardır. Bu düşüncelerle eğitim alanındaki bazı boşlukları fark ederek bir akşam lisesini hizmete açar. Daha sonra akşam meslek liselerinin kanunen önünün kapanmasıyla birlikte, sağlık sektöründeki kalifiye hemşire ve diğer sağlık çalışanlarına duyulan ihtiyacı göz önünde bulundurarak Özel Sağlık meslek Lisesi kurmaya karar verir. Seher Başer’in hizmete açtığı Özel Başer Anadolu Sağlık Meslek Lisesi, şimdi yüzlerce genci sağlık sektörüne hizmet için yetiştiriyor. Okulun bütün birimlerinde Kaliteli eğitim, disiplin, temizlik ve ciddiyet göze çarpıyor. Seher Başer, Sağlık Meslek Lisesi’ni bitiren gençler için işsizlik sorununun olmadığını, burada okuyan gençlerin daha mezun olmadan iş sahibi olabildiğini belirtiyor. Özel Sağlık Sektörünün son yıllarda büyük gelişme gösterdiğini, hemşire ve acil tıp teknisyenlerine büyükihtiyaç duyulduğunu anlatan Seher Başer, Özel Başer Sağlık Meslek Lisesi’nin önemli bir boşluğu doldurduğunu, hedefinin yeni okullar açmak olduğunu özellikle vurguluyor. Şimdi sözü fazla uzatmadan, eğitim sevdalısı Seher Başer’le yaptığımız söyleşiyle sizleri baş başa bırakalım.


Türksoy’la İpekyolu: Ülkemizde çeşitli alanlarda ve sektörlerde farklı mesleklerde yükselen bayanlar var. Bunlardan biri de sizsiniz. Siz baba, dede desteği ile değil kendi gayretinizle şu anda eğitim sektöründe hizmetler veriyorsunuz. Bir eğitim kurumunun başındasınız. Öncelikle Seher Başer kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz?


Seher Başer: 1959 doğumluyum. Ankara’da doğdum ama nüfus kütüğü olarak Yozgatlıyım. Babaanne tarafım da Erzurum’dan gelme. Erzurum’dan Yozgat’a yerleşmişler. Kurtuluş Savaşı yıllarında babaannem Erzurum’dan göç ediyor. Geldiğinde 7 yaşında bir çocukmuş. Ermeni vahşetini babaannem iliklerine kadar yaşamış birisi. Bizim orada babaanneye ebe denirdi. Sorardık “Ebe nasıl geldiniz?”. Ne zaman sorsam gözleri dolardı. Göçümüzün sebebi şu derdi : “Babam esir edilmişti. Annem, dedem ve babaannemle kaldık. Bir gece kapı çalındı. İçeriye askerler girdi. Asker olabilecek yaşta erkek arıyorlardı. İçeri girdiler kimse yok. Bir tek yaşlı dedem var. Aradılar kimseyi bulamadılar. Gelen askerler Rus askerleriymiş. Dedem anneme dedi ki: “Kızım kapıyı sürgüle.” Askerler de kapıyı sürgülediklerini duyunca birden kapıyı taradılar. Annem de kapının eşiğinde öldü. ”diyor. O gece yola çıkmışlar. “6 kardeştik, en son iki kardeş kaldık. Öleni bırakıyorduk” diyor. Kış şartlarında gelmişler. Yozgat’a yerleşmişler. Babam evleniyor. Babam evlendikten sonra da annemle beraber Ankara’ya geçiyorlar. Ben Ankara’da doğmuşum. Bizim Yozgat’a gelişimizin böyle acıklı bir hikâyesi var.


Türksoy’la İpekyolu: Nasıl bir çocukluk yaşadınız?


Seher Başer: Babam eğitimi olmayan bir Anadolu insanı. Ankara’ya kapıcı olarak geliyor. Orada bulunduğumuz apartmanda üst seviye bürokratların oturduğu bir apartmandı. O dönemde kapıcılara ve kapıcı çocuklarına hor bakılırken o apartmanda bize ailenin bir ferdi gibi bakıldı. O yüzden ben kendimi kapıcı çocuğu olmama rağmen hiç de öyle hissetmedim. Çünkü o evlerde büyüdüm. O dönemde genelde diğer apartmanların çocukları kapıcı diye hitap ediyordu ama bizim apartmanda öyle bir şey yoktu. Çocuklar böyle bir yanılgı içinde oldukları zaman önce babalarından dayak yerlerdi. O kapıcı değil Kamil amcanız derlerdi. Bütün mahallenin çocukları bir araya gelir oynardık. Oyundan sıkıldığımızda ve acıktıklarında direkt annemin yanına gelirlerdi. Annem onlara hep sofra hazırlardı. Bir Anadolu kültürü ile yetiştik. İlkokulu Ankara’da okudum. Okul yıllarımda da öyleydim. Bizim o bölgede kızlar 18 yaşına geldiklerinde evde kalmış sayılırlar. Okulu bitirir bitirmez evlendim. Kız Meslek Lisesi’ni bitirdim. Üniversiteye o dönemde gitmedim. Daha sonra açık öğretimden devam ettim ve bitirdim. Evlendikten 4 ay sonra annemi kaybettim. Annem kalp hastasıydı ve maalesef kalp hastalığı o kadar keşfedilmemişti. O yaşlarda doktor olmayı çok istemiştim. Doktorluğa ve sağlık sektörüne ilgim daha o zamandan vardı. Annem Hacettepe Üniversitesi’nde ameliyat olmuştu. Aydın Aytaç diye bir profesör bölüm başkanıydı. Annem vefat ettiğinde 42 yaşındaydı. Annem de babam da insana değer veren bir felsefeye sahipti. Makam, mevkii, kişi, karakter, köylü, akraba değil. Sadece insan olması önemliydi. Babam hep” Makam mevkii sahibi olmak ayrı, insan olmak ayrı derdi. Adam olmak ile insan olmak birbirinin aynısı değil derdi. Onun için siz insan olun derdi. Biz öyle büyüdük. 3 kardeştik. Annem ölünce babam tekrar evlendi. 3 tane de ondan kardeşlerimiz oldu. Üveylik çekmedik. 2000 yılında da babam vefat etti. Benim de 4 çocuğum oldu. 4 çocuktan sonra çocuklar büyüyünceye kadar iş hayatım olmadı.


Türksoy’la İpekyolu: İş hayatına atılmanız nasıl oldu?


Seher Başer: Eşim devlet memuruydu. Çocuklar küçüktü. Kendimize ait müstakil bir evimiz vardı. Çocukları büyütmek ile meşguldüm. Çocukların 4’ü de büyüyüp okula başlayınca tek maaşla bu işin devam edemeyeceğini zorlanacağımızı gördük. Çocuklar servisle gitmek durumunda kaldı. 3 tanesi imam hatibe başlamıştı. Babam bir meslek sahibi olmamızı çok isterdi. Erken evlenmeme bir taraftan üzüldü. Bir taraftan sevindi. Anne başındayken evlensin düşüncesi ile bir an önce bizi evlendirdi. O arada ortaokulu bitirdiğim yıl, beni daktilo kursuna göndermek istedi. O zaman daktilo çok önemliydi. Çok az insan daktilo biliyordu. O kursta da bir şeyler öğrenirsin, gün gelir lazım olur demişti. Gittim ve 3 aylık kurs döneminde kurs birincisi oldum. Kurs öğretmenim eğer bir dönem daha gelirsen seni yarışmaya göndereyim. Stenografi de öğretirim dedi. Çok fazla aranıyor ama bilen yok dedi. Kız Meslek Lisesi’ne kaydımı yaptırdım. O daktilo bilgim iş hayatına girmeme vesile oldu. 10 parmak iyi yazıyordum. Daktilodaki el becerisi otomobil kullanma gibidir. İş hayatına bir gazeteci arkadaşımın yanında başladım. 1991 milletvekili seçimlerinde adaydı. Bir gazete bürosu vardı. Eşime de çalışacağımı söyledim o da destekledi. Böylelikle iş hayatım başladı. 2 yıl kadar orada çalıştım. Ortaklar birbirinden ayrılınca ben orayı bıraktım. Daha sonra bir matbaada işe başladım. 8 ay da orada çalıştım. 8 ay sonra milletvekili olan arkadaşım tekrar çağırdı. Ortakları gitmiş bir tek o kalmış. 1994 yılıydı. Macintosh bilgisayar o zamanlar kimsede yoktu. Bizim büromuzda 2 tane Macintosh vardı. 15 günde bir gazete çıkıyordu. O gazetenin dizgisi benim bir günümü alıyordu. Ben senin maaşını veririm gerisini hiç düşünmüyorum ne yaparsan yap dedi. Kendi işini kendin kur burayı işlet dedi. Ne yapabilirim diye düşündüm. 2 gün düşündüm ve iki gün sonra karar verdim. Matbaada biraz matbaacılık bilgim olmuştu. Yayıncılık bilgim de vardı. Oradaki bir dizgici arkadaşı aldım. İlk personelim oydu. Daha sona dershaneleri ve yayıncıları gezdim. Ben dizgi yapıyorum dedim. Afiş, katalog ne gibi bir işiniz varsa ben yapayım dedim. Önce biraz tecrübesizlikten dolayı tereddüt ettiler. Sora sora her şeyi öğrendim. Oraya ikinci personeli de aldım. 3 yıl orada devam ettim. Ne yaparsam kendime alıyordum. Maaşları veriyordum.


Türksoy’la İpekyolu: O dönemde para kazanabildiniz mi?


Seher Başer: En güzel paramı o zaman kazandım. Kartvizitler, kartpostallar hazırladım. Kendime ait bilgisayarım olsun evimde diye kendime ait bir bilgisayar aldım. O dönemde bilgisayar çok pahalıydı. O zaman 100 bin liraya almıştım. Bir aylık yaptığım işle o bilgisayarın parasını ödemiştim. Girişimcilik öyle başladı. 95’te büyük kızımın evliliği söz konusu oldu. Evlilik olayı olunca yanında olmam gerekiyor dedim. Patronuma siz bu işe devam edin çocuklarda yetiştiler. Ben artık evime geçeyim dedim ve evime geçtim. 6 ay çocuklarımın yanında kaldım. Bu defa da evde yapmaya başladım. Ama olmadı. Çünkü yaptığınız işi zaman zaman müşteriye sunmanız lazım. Eşime ben bir büro tutayım mı dedim. “Büronun masrafını karşılayabilecek misin? Nasıl olur “ dedi. Karşılarım dedim. Bu arada billboard ve otobüs reklamları yapıyordum. O reklamlardan tanıyan birbirini çağırdı. Yüzde 300 kar bırakan bir işti. Buna rağmen en iyisini yaptım. En iyisini yapınca insanlar sizi tercih ediyorlar. Birisi yapıyor 6 ay bile sürmüyor. 2 yıl otobüsün üzerinde kalan reklamlarım oldu. Böylelikle hem reklam hem de yayıncılık sektörü olmuş oldu. Bu arada aldığım işleri hep matbaalarda bastırdığım için şunu düşündüm. Neden benim bir gün bir matbaam olmasın dedim. Sonra baktım o tuttuğum büro küçük gelmeye başladı. Bir odalı bir yerdi. Bir abimiz vardı Ankara’da bir sokak ileride bir yeri tuttuk. O arada yaptığım işler bana destek veriyordu. Akçağ Yayınları benim bugünlere gelmemin destekçisidir. Onlar dini ve edebiyat kitapları yayınlıyorlardı. O günden sonra bütün kitaplarının dizgisini bana verdiler. Ankara’da Muradiye Kültür Vakfı var. Onların matbaası vardı. İşletememişler. Beni çağırdılar. “ Burayı işletir misin?” dediler. Önce alır mısın dediler ama ben almaya gücüm olmadığını söyledim. O zaman biz işletme müdürü olarak seni alalım dediler. Hocam yapabilirim dedim ve aldım. İşletme müdürü diye başlayacağım. Fakat başladığımın akabinde 28 Şubat süreci hızlı bir şekilde geldi. Biz burayı satacağız dediler. Satmadan önce 6 ay biz seni destekleriz dediler. Personel paranı da veririz. Benim sermayem yok. Bir malzemenin nasıl alınacağını bilmiyorum dedim. Sana altı ay destek veririz dediler. Buna rağmen ben ilk ayda reklamcılık tecrübemle ilk ayda personelin tüm maaşını hazırlamıştım. 3 makine ve 17 personel vardı. Benim anlamadığımı hissedince personel kendine göre bir yol tarif etmiş. İlk ayda personel maaşını çıkarmış olmama rağmen biz o durumda değiliz sen kendi ayaklarının üzerinde duracaksın. Onlar bana gerçekten büyük iyilik ettiler. Hem kendi işlerini verdiler ve sormadılar. 2–3 ay öyle geçti. 3 ay sonra bu süreç başlayınca bana dediler ki biz burayı satacağız. Satacaksınız ama benim alacak gücüm yok dedim. İş karşılığı bana burayı verdiler. Ben de vakfın tüm işlerini yaparak parayı ödedim. Bu arada vakfa ait olan Muradiye Dershaneleri vardı. Dershaneden de işlerini istedim. Yok, veremem dedi. Hocam bana neden vermiyorsunuz dedim. “ Burası kendi matbaamız olmasına rağmen, dershanecilikte şu sistem vardır. İş bir gün bile gecikirse o işin üzerine milyonlarca para da versen o işin hiçbir anlamı kalmaz dedi. Sıkılmadım her gün gittim. O da benden bıktı ve işi verdi. Ben o işi çok daha evvel verdim ve o günden sonra tüm işini bana verdi. Gece ekibini çağırdım ve o işleri yaptım. Sabah saat 6’da dershanenin önüne bırakıyoruz. O arada bizim bu çalışmalarımızla kurdukları Tercih Dergisi vardı. Onlar hazırlık mutfağını bizde matbaa boyutunu yapıyorduk. Belli bir süreçten sonra bu dergiyi sen al dediler. 17 kişilik ekibi ben o zaman 10 kişiye düşürmüştüm. Öğrendikten sonra bir eleman bir günde nasıl iş çıkarır onu görüyorsun ve öğreniyorsun. Hocam ben yayıncılığı bilmiyorum matbaacılıkta da bir bedel ödedim. Tekrar bedel ödemek istemiyorum. Biz sana destek veririz dedi. Siz mutfağını hazırlarsanız ben yayın boyutunu hazırlarım. Tüm Türkiye’ye yayınlanmasını temin ederim dedi. Sonra ortak bir abimizi daha yanımıza aldık. Bu defa da yayıncılığa başladık. Dergi de çok kaliteli bir dergiydi. Bu işin İstanbul ayağını oluşturalım, geldik ve İstanbul’da bu derginin satış ofisini açtık. Birkaç öğretmen arkadaşla ortaklık kurarak bu defa da dershaneyi açtık. Bakırköy’de dershaneyi açtık. O tarihte dershanecilik furyası olması kiraları da yükseltmişti. Eğitim ile işletme birbirinden ayrı bir şey.


Türksoy’la İpekyolu: Dershane girişimi sonra da devam etti mi?


Seher Başer: Bakırköy’de 2 tane açmıştım. O ara aynı anda Beylikdüzü’ne de bir şube açtık. Sermayesini verdiğim halde 1,5 yıl İstanbul’a hiç gelmedim. Öğretmen arkadaşlara siz bu işin başında olun dedim. Matbaaya da devam ediyordum. Gelme şansım yoktu. Onlar da istediğim gibi bu işi yapamadılar. Abla mutlaka gelmelisin diye haber gönderiyorlardı. Biz bu işi götüremiyoruz açık var dediler. Sonra diğer ortağımla ayrıldık. Dergiyi ona bıraktım. İstanbul’daki hissesini de bana bırakarak ben dershaneciliğe geldim. Buradaki arkadaşlara yüzde 50 benim yüzde 50’de sizsiniz dedim. Hesapları getirin dedim. Bir hafta 10 gün oldu hesaplar gelmedi. Çünkü hiç hesap tutmamışlar. Bir ara bakkal hesabı gibi hesaplar geldi. Oturdum ve baktım eksik çıktı. Bu arkadaşların kesinlikle yanlış yaptığını düşünmüyorum. Başarısızlık şuradandı. Eğitimci oldukları için kaliteli eğitim yapma adı altında bir kişinin yapacağı işe 5 kişi aldılar. 5 kişiye ödedikleri parayı da bir kişiye ödediler. Sıkıntı buradan kaynaklandı. Çok ciddi açıklar vardı. 2003’ün sonunda geldiğimde 425 milyon Ankara’dan sermaye aktarmışım ve kurumun cirosu da 1 trilyon 200 milyar. Buna rağmen açık 970 milyar. Hiç unutmuyorum. Hafızamda bu rakamlar fazlasıyla kaldı. Bir hafta düşündüm ve o bir haftalık düşünme sürecinde arkadaşlar bakın ben işletmeciyim, siz eğitimcisiniz, ben sınıfa girip ders anlatamam dedim. Sizden şunu beklerim eğer beraberliğimiz devam edecekse, siz eğitiminize karışın ben işletmeye karışayım. Ben bu 970 milyarlık açığı kapatırım dedim. Önce biraz durdular ve bize biraz zaman verin dediler. Bir hafta sonra geldiler ve abla bu işin ruhu öldü dediler. Onun niye olduğunu söyleyeyim. Öğretmen olmayan bir kadının bizim başımızda olması gururumuza dokunuyor, biz bu işi seninle yapamayacağız dediler. Bize Beylikdüzü’nü ver biz orada olalım dediler. Oraya ortak aldığınızda bana yaptığınız şeyleri yaparsanız o zamanda batarsınız ve bu sektörde adınız olmaz. Hiç tereddüt etmedim ve arkadaşlarımızla ayrıldık. Bizdeki başarılı olan öğretmen kadrosunu oraya çekmeye çalıştılar. Böyle sıkıntılı bir süreçten geçtik ve bende kadronun hepsini topladım. Sizin maaşlarınızda bir sıkıntı olmaz ödenir. Onlar da beni tercih ettiler. Ankara’ya geçtim. İşyerimi ve birkaç şeyi satıp tamamen İstanbul’a geldim. Ben hayatımda yaptığım her işe bilmeden girdim. Öğreninceye kadar da epey bir bedel ödedim. Dershaneciliğin krize girdiği 2005- 2006 yılında tüm dershane sektöründe büyük bir kriz yaşandı. Bu krizden biz de etkilendik. Benim endişem öğrenci bulamamakla ilgili değildi. Gayri resmi cirom 1 trilyonun altına inmedi. Ama geçmişten gelen açığı kapatmakta zorlandım. O krizde olunca ben dershaneyi de bıraktım. Kiram çok yüksekti. 17 bin liraya tuttuğumuz binanın kirası 24 bin liraya çıkmıştı. Daha da devam etme şansım yoktu. Arkada küçük bir binamız vardı. O binada da akşam lisesi oldu. Dershanecilikte bir de şu var, her yıl öğrenciyi siz başarınızla bulmak zorundasınız. İstanbul’a da yabancıydım. 2004’te geldim ve 4 yıllık süreçte dershaneciliği öğrendim ama bu sefer de dershanecilik krize girdi. Krize girdiği için de dershanecilikte devam etmek istemedim. Akşam lisesine çevirdim. Akşam lisesine çevirmemin de bir tek sebebi vardı. 2007 yılında katsayı adaletsizliğinden dolayı İmam Hatip öğrencilerinin hiçbirisi üniversiteye gidemiyordu. Bizim bu dershanecilikte gezdiğimiz okullardaki duyumlarla akşam lisesi açalım dedim. Benim kızım da aynı durumdaydı. İmam Hatip 4 seneydi. 4. senede sadece mesleki dersleri gördükleri için İlahiyata gitmek istemiyordu. Öğretmen olmak istiyordu. Açıköğretime gideyim 4. sınıfı oradan okuyayım ve üniversiteye oradan gireyim demişti. O zaman benim de matbaa devam ediyordu. Böyle bir ara formül bulmuştuk. Ben de biz bunu İmam Hatip öğrencilerine neden yapmıyoruz dedim. Açıköğretim yerine Akşam Lisesine gelsinler. Dershanecilikte bu fazlasıyla vardı. Son sınıf öğrencilerinin devam sıkıntısı vardı. Ama şu an 45 güne çıkardılar. Böylelikle katsayı adaletsizliğini de aşmış olacaklardı. İmam hatip öğrencileri de üniversiteye gidecekti. Bu çocuklara imkân sağlanacaktı. Lise 1 döneminde ergenlik döneminde oldukları için haylazlıklarından dolayı iki yıl üst üste kalırsa sistemin dışına itiliyor. Okuldan atılan bu öğrencide Açıköğretime gidiyor. Biz bu çocukları akşam lisesinde rehabilite ederek eğitim hayatına kazandırıyorduk. Talep çok fazlaydı. 130 kişi kapasitemiz vardı ve her yıl doluyordu. Akşam Lisesi yönetmeliğinde şu vardı. “Akşam Liseleri mesai saati bitiminden sonra başlar. Ancak gerektiğinde mesai saati içinde ve Cumartesi- Pazar da ders görülebilir.” İfadesini görünce daha ilk yıl ilçeye bir yazı yazdım. Kapkaç ve terör yüzünden yaşı küçük ve kız öğrencilerimiz okullara gelip giderken sıkıntı yaşıyorlar. Ben bunların bazı bölümlerini mesai saati öncesine alıyorum dedim. 2’li eğitime geçtim. Özel sektörde normalde ikili eğitim yok. Ben bu öğrencilerime gündüz öğreteceğim dedim. Çalışan öğrenci grubu var. Onlar da akşam öğrenecek. İlçeye de onaylattım. İkili öğretimi 3 yıl Bakırköy’de yaptım. 130 öğrenciyle oranın masrafını karşılamam mümkün değildi. Ancak ikili eğitim yaparsak elde ettiğimiz gelirle ayakta kalabilirdik.


Türksoy’la İpekyolu: Şu anda Başer Eğitim Kurumları olarak Seher Başer olarak neler yapıyorsunuz? Faaliyetlerini biraz anlatır mısınız?


Seher Başer: Kolay diploma veriyorsunuz diye bir süre sonra Akşam Liselerinin önü kapandı. Bu çocuklar bizim çocuklarımızdı. Bu çocukların rehabilite edilmesi gerekiyordu. Ben onların dışlanmasını önledim. Biz onları değerlendirmesek onlar tinerci, kapkaççı olabilirdi. Resmi kayıtlara göre lise diploması olmayan 3,5 milyon kişi var. Benim idealim sağlıkçı olmaktı. Olmadı. Sağlık Meslek Lisesi fikri de buradan çıktı. İmam Hatiplerin önünü kapatacağız diye meslek liselerinin önü tamamen kapanmıştı. Türkiye’de işsizlik de had safhada, aynı zamanda kalifiye eleman sıkıntısı da had safhada. Kalifiye elaman yok. Biz bunları yaşayarak öğreniyoruz. Hastanelerle görüşüyoruz. Onlarla görüşmemiz akabinde mezun verdiniz mi hemen alalım diyorlar. Bir ihtiyaç var. Biz eleman açığını kapatmak için lise mezunu gençlere bir iş yaptırmıyoruz ama önlüğünü giydiriyoruz en azından getir götür yaptırıyoruz diyorlar. Bu kadar yoğun bir açık var.


Türksoy’la İpekyolu: Sağlık Meslek Lisesini ne zaman kurdunuz?


Seher Başer: Sağlık Meslek Lisesini geçen sene kurdum. Çünkü hemşirelik bölümünü kapatmışlardı. Artık Sağlık Meslek Lisesi’nden hemşire alımlarını durdurdukları için Bakanlar Kurulu kararıyla kapatmışlardı. Bu açıktan dolayı 5 yıl daha uzatılınca talep hemşirelik üzerine yoğunlaştığı için Akşam Lisesi bölümümüzü Sağlık Meslek Lisesine çevirdik.


Türksoy’la İpekyolu: Öğrencilerin ilgisinden ve talebinden memnun musunuz?


Seher Başer: Öğrencilerin ilgisi çok fazla. Yaptığım işten memnunum. İşin ekonomik boyutundan ziyade insan yetiştiriyorsunuz. Lise 1’de ergenlik dönemi yaşayan bu çocukların hayata hazırlanmasına vesile oluyorsunuz. Hayatı öğrenmesini ve insanları sevmesine vesile oluyorsunuz. Çocuklara söylediğim şey önce kendinizi sevin. Ben hemşire olmak istiyorum deyin ondan sonra okulu ve hemşireliği sevin. Sevmeden hiçbir şey yapamazsınız. Öğrencilere ilk başta sevgiyi aşılıyorum.


Türksoy’la İpekyolu: Buraya başlayan ya da bitiren öğrencilere neler vaat ediyorsunuz?


Seher Başer: Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı üzere 50 bin hemşire açığımız var. Bu resmi devlet hastanelerindeki açık. Sağlık sektörü eğitim sektörü ile beraber hızla özelleşiyor. Hızlı nüfus artışı ile beraber gerek devlet sektöründe gerekse özel sektörde hastane hızlı bir şekilde çoğalıyor. Hastanenin çoğalması kalifiye elemanın da daha da artması demek. Her artışta ihtiyaç daha da fazlalaşacak. Onun için bizde bu ihtiyacı karşılamak amaçlı bu okulları açmaya devam edeceğiz.


Türksoy’la İpekyolu: Öğrenciler burada okurken bir yandan da yaz döneminde staj yapma imkânı bulabilecek mi?


Seher Başer: 3. sınıftan itibaren staj imkânı bulacaklar. Mezunlarımız acil tıp teknisyeni ve hemşire olarak mezun oluyorlar. Her iki grubun da liseyi bitirdikten sonra rahat iş bulabilecekleri bir meslek grubu olduğu için kız çocukları da erkek çocukları da ilgiyle geldikleri bölümlerden oluyor. Özellikle acil tıp teknisyenliği bölümü şu anda revaçta. 112 Hızır Acil servislerinde çalışabilecekleri, acil müdahale yapabilecekleri bir bölüm. Devletimizin de bu konuda ciddi atılımları var. Eskiden saatlerce ambulans beklerdiniz. Şimdi en kısa mesafede 5 dakika geçmeden bu hizmetler devam ediyor. Bu hizmetleri verebilmek için de yetişmiş kalifiye elemana ihtiyaç oluyor.


Türksoy’la İpekyolu: Şu anda kapasiteniz ne kadar?


Seher Başer: Okulumuzun kapasitesi 600 civarında ama geçmiş dönemde akşam lisesi olduğu için bu dönem akşam lisesi de bitiyor. Artık ikili eğitim olmayacak. Haftada 45 saat eğitim var.


Türksoy’la İpekyolu: Sağlık sektörü gerçekten çok hızlı yaygınlaşıyor. Siz yeni sağlık meslek liseleri açmayı düşünüyor musunuz?


Seher Başer: Düşünüyorum. Hızla yaygınlaşmak istiyorum. İstanbul’da yeni şubeler açmayı hedefliyorum. Herkesin kendi bölgesinde çalışmasından yanayım. Anadolu’daki insan da kendi bölgesine hizmet etsin. Bölgesel hizmet olursa daha verimli olur diye düşünüyorum. Başında olmadığınız hiçbir iş sizin işiniz değil. Bu okulu bitiren bir gencin işsiz kalması söz konusu bile değil. Okula girdiği zaman altın bileziğini almış oluyor. Sanatkâr olarak yetişiyorlar. Zenginliğiniz malınız bitebilir. Bir mesleğiniz varsa hayatta asla aç kalmazsınız.


Türksoy’la İpekyolu: Burayı bitiren öğrenciler özel sağlık kuruluşları dışında devlet ve kamu kurumlarında da çalışabilirler mi?


Seher Başer: Tabi ki çalışabilirler. Devlet KPSS sınavı ile alıyor. KPSS’ de de bence yanlış bir uygulama yapılıyor. 70 baraj puanını esas alıyor. Örneğin, sağlık sektörüne bir eleman alacağınız zaman onun mesleki kariyerine bakmaları gerekir. Sadece sınavda aldığı puanla siz eleman seçerseniz, yeterli olmazsınız diye düşünüyorum. Bu benim kendi düşüncem.


Türksoy’la İpekyolu: Yabancı öğrenci kontenjanınız da var mı?


Seher Başer: Yabancı öğrenci kontenjanına henüz girmedik ama Türkiye’de yabancı öğrenciler oldukça yaygın ve Türkçe biliyorlar. Bunun da önünü açmak için gerekli çalışmaları yapıyoruz. Bu tür talepler olduğu zaman Türkiye Cumhuriyeti yasalarının elverdiği ölçülerde o öğrencileri de kabul edeceğiz. Yasalar hangi konumda öğrenci kabul ediyor ise biz de o statüde öğrenci alacağız. Biz şu anda bölgesel öğrenciye hitap ettiğimiz için o bölgedeki öğrencileri alıyoruz.


Türksoy’la İpekyolu: Müracaatlarda bir yaş standardı arıyor musunuz? Öğretmenleri nasıl belirliyorsunuz?


Seher Başer: Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği yaş sınırında öğrenci alıyoruz. E- okul sisteminin kabul ettiği yaş sınırında öğrenci kabul ediyoruz. Öğretmenleri belirlerken de Milli Eğitim Statüsünde öğretmen olarak atanabilecek vasıfta öğretmenleri atayabiliyoruz ancak. Meslek derslerini verebilecek statüde öğretmenleri de belirlemiştir, diğer kültür derslerini de verebilecek statüde öğretmenleri de devlet belirliyor. Şu anda 36 civarında öğretmen kadromuz var. 230 tane de öğrencimiz var. Kayıtlar devam ediyor. 600’e çıktığı zaman öğretmen kadromuz biraz daha fazlalaşacak.


Türksoy’la İpekyolu: Burayı tercih eden öğrencilerin ekonomik durumları nedir?


Seher Başer: Özellikle meslek okullarını tercih eden öğrenci profili alt ve orta gelir düzeyindeki öğrenciler grubu. Bir an önce liseyi bitireyim ve aile bütçeme katkıda bulanayım düşüncesiyle okuyorlar. Türkiye’de bir algılama var. Meslek Lisesi’ne başarısız olan öğrenci gider mantığı var. Hâlbuki ben Meslek Lisesi çıkışlı olduğum için çok iyi biliyorum ve bunu iliklerime kadar yaşadım. Diğer liselerde olan kültür derslerinin tamamını da görüyoruz. Hem aynı dersleri görüyorsunuz hem de artı olarak mesleki dersleri görüyorsunuz. Bu durumda nasıl başarısız bir öğrenci meslek lisesine gider. Maalesef Türk insanına yanlış bir olgu yerleşmiş. Biz henüz sınavla öğrenci almıyoruz ama devletin bazı Meslek Liselerine çok yüksek puanla öğrenci kabul ediliyor. Ben Merkezi Sınav Sistemi’ne karşı olan bir insanım. Bir insanın bir günlük sınavla başarısı tespit edilemez. Bir öğrencinin sınavdaki başarısı tümüyle başarılı olarak sayılamaz. Amacımız sistemi sorgulamak veya yargılamak değil ama sistemin eksiklikleri.


Türksoy’la İpekyolu: Sağlık Meslek Liseleri’nin yaygınlık durumu nedir?


Seher Başer: Milli Eğitim Bakanlığı Sağlık Meslek Liseleri’ne bundan 3 yıl önce izin verdi. İlk yıl 1 tane lise açıldı. O zaman seni Sağlık Meslek Lisesi olarak görmek istiyoruz dediler. Sağlık sektörü bilmediğim bir alandı, hem de Sağlık Meslek Liselerinin olmadığı bir alanda risk olur onu kaldıramayabilirim dedim. İkinci yıl 4 tane açıldı. Geçen yıl benimle beraber 14 tane açıldı. Şu anda 24 tane olduk. 2013–2014 eğitim yılında kaç tane daha açılacak onu bilemiyorum.


Türksoy’la İpekyolu: Sizin bu şekilde sıfırdan başlayıp zorluklarla bu noktaya gelmeniz eminim kolay olmamıştır. Hedefiniz sadece burası ile sınırlı olmaz. Gelecekte bir üniversite kurma hedefiniz var mı?


Seher Başer: Emekliliğe de sıcak bakan biri değilim. Bir insanın son nefesine kadar çalışması gerektiğini düşünüyorum. Hedefimde insanın olduğu en uç noktaya kadar gidebilmek var. Meslek Yüksekokulu veya bir üniversite olabilir. Öğrencilerimi başka yere göndermeden bir hastane olabilir.


Türksoy’la İpekyolu: Türkiye’de bayan yönetici olmak avantaj mı, dezavantaj mıdır?


Seher Başer: Yerine göre avantajlı ve dezavantajlı olduğu yerler var. Dünyayı erkekler yönetir. Erkekleri kadınlar yönetir. Kadınları da çocukları yönetir. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü dünyayı erkekler yönetiyor ama hiçbir erkek bir kadının meşru olan bir isteğine hayır diyemez. Türkiye’de kadınların ezildiğine inanmıyorum. Çünkü kadın bir anadır. Eğitimde önce bir kadını eğiteceksiniz. Kadın her yerde olmalı. Bir kadın çocuklarına dadı, evinde hizmetçi, kocasının sevgilisi, sokağının da hanımefendisi olmalı. Ben buna sonunda kadar inanan birisiyim.


Türksoy’la İpekyolu: Sizce erkeklerin kadına bakış nasıl olmalı?


Seher Başer: Bazı pencereden baktığınızda kadın hizmetçi. Kadını birey olarak görmüyorlar. Kadın bir bireydir. Allah kadınla erkeği birbirine eş yaratmış. Kadınla erkek eşit haklara sahiptir ama eşit değildir. Maalesef bir grup, kadına baskıcı bir rejim uyguluyor. Bir grup da sözde kadını özgürleştirelim derken maddenin kölesi haline getiriyor. Kadın İslam’daki yerini bilse hiç bağırmaz. Kadının kendi yerini öğrenmesine imkân ve fırsat vermiyorlar. Eğer verirlerse kendi hâkimiyetlerinin biteceği endişesi taşıyorlar. Onu erkek eş olarak kabul etse bu iş bitecek. Erkek onu öyle görmüyor.


Türksoy’la İpekyolu: Hz. Hatice validemiz bu konuda örnek teşkil edebilir mi? O birçok yönden farklı bir insandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?


Seher Başer: Bana göre Hz. Hatice annemiz, Müslüman kadına en önemli bir rolmodel olabilir. Çünkü Hz. Hatice, hem bir kadındır, hem tüccardır, Peygamber efendimizin hayat yoldaşı ama aynı zamanda fikirlerini paylaştığı dava arkadaşıdır. Elbette ki bizim için çok önemli bir örnektir. Bence her Müslüman kadın Hz. Hatice’nin hayatını mutlaka öğrenmelidir.


Türksoy’la İpekyolu: Siz bir yönetici olarak çalıştıracağınız personeli alırken nelere dikkat ediyorsunuz?


Seher Başer: Ben çalıştıracağım insanda önce güvenilirlik sonra sadakat arıyorum. Mesleki bilgi 3. sırada geliyor. Güvenmediğin insan sana sadık da olmaz. Güvenmediğiniz bir insandan sadakat bekleyemezsiniz. Sadakat beklemediğiniz bir insanla da beraber çalışamazsınız.


Türksoy’la İpekyolu: Kendinizi nasıl bir yönetici olarak tanımlıyorsunuz?


Seher Başer: İşletme yönetiminde beni herkes farklı kategorilere koyar. Dış görüntüm itibariyle ilk baktıklarında sert, otoriter ve zor bir kadın gibi görürler. Tanıdıkça güvenilir ve bir anne modeli gibi alır. Bu defa da sevgi ve muhabbet olunca işinde savsaklamalar başlar. Benlik ön plana çıkar. Mükâfatlandırmayı da çok fazla yaparım.


Türksoy’la İpekyolu: Siz aynı zamanda dışarıdan üniversiteyi de bitirdiniz. Hangi bölümü bitirdiniz?


Seher Başer: Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümünü bitirdim.


Türksoy’la İpekyolu: Kendinize zaman ayırabiliyor musunuz? Kitap okuyabiliyor musunuz?


Seher Başer: Matbaaya başladığımdan beri kitap okuyamıyorum. Matbaaya başlamadan önce eşim devlet memuruydu ve 4 tane de çocuk büyütüyordum. O dönemde bile günlük mutfak harcamalarımdan artırıp ayda 3 tane dergi alırdım. Sızıntı, Mektup ve Kadın Aile Dergisi. Bu 3 dergiye aboneydim. Eve de 2 tane gazete gelirdi. Ne zaman matbaaya ve yayıncılığa başladım. Kitap okuyamadım.


Türksoy’la İpekyolu: İletişim araçlarının yaygınlaşması kültürel bir yozlaşma doğurdu mu? Buna katılıyor musunuz?


Seher Başer: Ahlak dejenerasyonuna uğruyoruz. Aile yapımız bozuluyor. Eğitim yapımız bozuluyor. Okul dizileri adı altında diziler çekiliyor. Gayri ahlaki sahnelerle karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar tamamen gençliği yozlaştırıyor.


Türksoy’la İpekyolu: Muhteşem Yüzyılı seyrettiğiniz zaman neler hissediyorsunuz?


Seher Başer: Muhteşem Yüzyıl’ı izleyenlerde şöyle bir düşünce oluşabilir: Oradaki padişahlar sanki hiç sefere gitmemişler. Her gün haremde kalmışlar gibi gösteriliyor. Sarayın sadece harem boyutunun ele alındığı bir film yapıldığı vurgusu yapılmaya çalışılıyor ama halk bunu böyle anlamıyor. Halk sanki o günün tarihinde padişahlar böyle yaşamış zannediyor. Kostüm noktasında da çok ciddi sıkıntılar var. O günün tarihinde kostümler o şekilde değildi.


Türksoy’la İpekyolu: Tarihimizi ve kültürümüzü derinden etkileyen liderler oldu. Sizi en çok etkileyen liderler kimler?


Seher Başer: Rahmetli Özal’ı çok beğenir ve kendisine değer verirdim. Rahmetli Erbakan Hoca’ya da çok değer verirdim. Benim milletvekili aday adaylığım söz konusu olmuştu. Ben bir rüya görmüştüm. Özal’ı rüyamda görmüştüm. Vefatından kısa bir süre önceydi. Havaalanında beni çağırtıyor. Beni Azerbaycan’a götürecekmiş. Ben ne yapacağım diyorum. Gitmek istemiyorum ve saklanıyorum. Labirent gibi bir yere girdim. Onlar arıyor ben kaçıyorum en sonunda beni buluyorlar. Neden kaçıyorsun dedi. Beni bulanlardan biri de “Sen nereye gidersen, Cumhurbaşkanı seni bulur” diyor. Beni alıp Bakü’ye götürdü. Çok geniş bir arazi ve yemyeşil. Çeşme başında oturuyordum. En son gördüğüm rüyada da Demirel beni çağırıyor. En sonunda da gideyim diyorum. Köşkün bahçesine gidip kapısını çalıyorum. Çıkıyor. “Ben seni defalarca çağırdım, gelmedin.” diyor. Bana öyle bir sıkı sarıldı ki “Sana ihtiyacım var, senin gelmen lazımdı” dedi. Bana bir telefon numarası verdi. “Dünyanın neresinde olursan ol bana ulaşırsın” dedi. O numarayı uyandığımda 3–4 defa tekrarladım. Sabah uyandığımda da sadece baştaki numarası aklımda kalmıştı. Aradan yıllar geçti. Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne doktoruyla birlikte geldiğinde Demirel’i gördüm. Sayın Cumhurbaşkanım böyle bir durum olmuştu dedim. Peki, neden gelmedin dedi. “Geldiğimde size ulaşmam mümkün olmayacağı için gelmedim” dedim. Doktoru da numarasını verdi. “Bir durum olursa ara ben sizi Cumhurbaşkanıyla görüştürürüm ”dedi. Devlet adamlarını rüyada görmek hayra delalettir derler. Başbakanımızı da iki defa gördüm. Özal’ı ve Demirel’i de 3’er defa gördüm.


Türksoy’la İpekyolu: Siz gençliğinizden beri siyasetle de sosyal olaylarla da yakinen alakadar olmuşsunuz.


Seher Başer: Aynı zamanda ben Türkiye’de ilk cami yaptırma dernek başkanıydım. Ankara Dikmen’de bir camide çocuklara Kuran öğretmek üzere bu işin içine girmiştik. Diyanet İşleri Başkanlığıyla da öyle bir maceram oldu. 2 yıl orada görev aldım.


Türksoy’la İpekyolu: Manevi eğitim alırken kimlerden etkilendiniz?


Seher Başer: Ankara Hacıbayram’da Hacı Esat Özdayan. Kendisi Erzincanlıydı. Birisi Erzincanlıyım deyince yüreğimin yağı erir. Onu tanıdığımda 95 yaşlarındaydı. 104 yaşında vefat etti. 20 yaşında onu tanıdım. Onun tarikat şeyhi veya herhangi birisi olduğunu düşünmeden bakıma ihtiyacı var düşüncesi ile ona hizmet ettim. Demek ki oradan bir dua almışız ki şunu derdi. “Benim hocam atla adamdan anla diye bana dua etti. Bende sana dua edeyim adamdan anla ”derdi. Onun o duasıyla insanlarla 1 saat konuşunca nasıl birisi olduğunu hissediyorsun. Dershanecilik yaptığımda o arkadaşlarım düşünceleri itibariyle müspet insanlardı. “Sen başörtülüsün, burası da Bakırköy kozmopolit bir yer. Seni burada görmesinler.” Neden diye sorduğumda “Sen başörtülüsün bizim profilimizi etkiler”. Bu benim çok zoruma gitmişti. Hiçbir zaman başörtülü olduğumdan dolayı hiçbir saldırıya ve söze maruz kalmamıştım. Dershanecilik yaptığım dönemde insana değer verdiğim için rehber öğretmenim bir Ermeniydi. O kız benim 4 ay rehber öğretmenliğimi yaptı. Düğününe müdürümüzü çağırdı ama bana galiba utandığı için davetiye veremedi. Çünkü düğünü kilisede olacaktı. Ama ben kiliseye o kızın düğününe gittim. Velilerimizden birisi de Bakırköy’deki bir kilisenin papazıydı. Ara ara gelirdi. “Sizinle sohbet etmek hoşuma gidiyor” derdi. Dedim ki “Aramızda bir fark yok. Aynı şeyleri düşünüyor ve konuşuyoruz. Sizde La İlahe İllallah diyorsunuz değil mi?” dedim. “Evet” dedi. Hz. İsa’yı da seviyoruz, tanıyoruz ve iman ediyoruz. Siz de La İlahe İllallah Muhammed en Resulullah deseniz aramızda hiçbir fark kalmayacak” dedim. “O çok zor. Nefsimize ağır geliyor” dedi. Biz her şeyimize bağlı insanlarız.


Türksoy’la İpekyolu: Bir dönem çok siyasi şeyler ve kardeş kavgaları yaşandı. Türkiye’de bir normalleşme süreci yaşanıyor. Türkiye şu anda sağcısı, solcusu, açığı ve kapalısıyla herkes bir normalleşmeye doğru gidiyor. Siz Türkiye’nin son 10 yılını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Seher Başer: İnşallah Türkiye en yakın ve kısa zamanda normalleşir ve çatışmalardan uzaklaşır. Çünkü bin yıldan fazladır her kesimiyle iç içe olmuşuz ve kardeşçe yaşamışız. Bu millet maddeyle ve teknolojiyle çok geç tanıştı. Onun bir hazmı vardır. Henüz hazmedemedi. Muhafazakâr kesim dediğiniz kesim parayla, makamla ve kadınla geç tanıştı. Bunları hazmetmesi lazım. İnsanlar bunları hazmettiklerinde zannediyorum ki her şey normalleşir. Bu coğrafyada yaşayan insan çok farklı bir kültüre sahip. Kendi canımızdan önce karşımızdakini düşünüyoruz. Biz böyle bir ümmetiz.


Türksoy’la İpekyolu: Gelecekte vakıf kurma gibi bir hedefiniz var mı?


Seher Başer: Vakıf düşüncem hep var. Ben insanların mallarını ve kendilerini vakfetmesi düşüncesindeyim. Senin olmayan bir şeyi bu insanların yararına kullanacaksın.


Türksoy’la İpekyolu: Okuyucularımıza ve başarılı olmak isteyen bayanlara bir mesajınız var mı?


Seher Başer: Birlik ve beraberlik içinde ve huzur içinde yaşayalım. Huzurun olduğu yerde zenginlik olur. Bir insanın huzuru kaçtığında zenginliğinin de bir anlamı kalmaz. Huzur kaçtığı anda huzur da para da her şey gider. Kadınlar önce kadın olsunlar. Biz kadınız anayız desinler. Önce ben olacaksın ondan sonra biz olacağız. Her şey verdikçe çoğalır. Her yatırım da yeni bir üretim demektir. Dürüstlük ilkesinden yola çıkarak yollarına devam etsinler.

Adres : Bağlar Mah. Osmanpaşa Cad. Barış Sok No:24 Güneşli/İstanbul
Tel : 0212 656 50 30
GSM : 0507 742 20 15